Sineklerin Tanrısı kitabının konusu yayınlandıktan 12 yıl sonra gerçek oldu. Yaklaşık 15 ay boyunca ıssız bir adada mahsur kalan 13 ve 16 yaşlarındaki 6 çocuk, Peter Warner adındaki Avustralyalı bir adam tarafından kurtarıldı. Bu çocukların hikayesi kısa süre sonra hapishanede son buldu.

Sineklerin Tanrısı kitabının konusu yaklaşık 12 sene sonra gerçek oldu.

Ülkesindeki en varlıklı adamlardan biri olan Peter Warner, denize duyduğu açlığı giderebilmek için bir balıkçılık şirketi kurmuştu. Bu arzusu onu Ata Adası'na kadar sürüklemişti.

1966 yılında Peter Warner isimli Avustralyalı bir adam, balıkçılık şirketini kurduğu Ata Adası'na gitti. Her zamanki gibi Tonga takımadasının etrafında dolaşırken garip bir şey dikkatini çekti. Dürbününü alıp adaya bakmaya başladı. Adanın terk edilmiş bir yer olduğundan gayet emindi. Fakat adanın eteklerinde yanık izleri vardı. Bu izlerin doğal olamayacağını düşünürken şaşırmasına neden olan bir şey gördü.

Uzun saçlı bir erkek çocuğu kayalıklardan denize atlamıştı. Çok geçmeden diğer çocuklar da kayalıklara çıktılar. Kayalıklardan atlayan ilk çocuk Peter'ın teknesine yanaşarak kendisini tanıttı. Adı Steven'dı ve 15 aydır bu adada yaşıyorlardı. Peter'ın sayısız sorusu vardı. Çocuklar da nasıl hayatta kaldıklarını anlatmaya başladılar.

Sineklerin Tanrısı filmi de aynı bu hikaye gibi adada mahsur kalan çocukları anlatıyordu.

Her şey küçük bir haylazlıkla başlamıştı. Yaşları 13 ve 16 arasında değişen 6 kişilik bu arkadaş grubu, o gün okulu asmaya karar vermişti. Kimsenin izlemediği bir saatte bir balıkçı teknesi çalmışlardı.

Yelken açıp günün tüm stresini arkalarında bırakacaklarını düşünüyorlardı. Bilmedikleri şeyse bir fırtınaya doğru ilerledikleriydi. Çocuklar 8 gün boyunca okyanusun ortasında bir başlarına, harita ve pusulaları olmadan hayatta kalmaya çalıştı. Yanlarında ne yemek ye de su vardı. Fakat 8'inci gün karşılarına Ata Adası çıktı. Karaya çıktıklarında buranın pek de güzel bir yer olmadığını fark ettiler.

Çevrelerinde ne hindistan cevizi ağaçları ne de güzel kumsallar vardı. Burası hiçliğin ortasında unutulmuş devasa bir kayalıktan ibaretti. Üstelik ada çocuklara pek de ılımlı davranmamıştı. Kıyıya yaklaşırken tekneleri kayalıklara çarparak parçalanmıştı. Dış dünyayla tüm bağlantıları da böylece kesilmiş oldu.

Pek çok ülkede bu filmin diğer adı Sineklerin Efendisi olarak geçmektedir.

İlk günleri en zoruydu. Çocuklar kıyı kesiminde uzun süre kalamayacaklarını biliyordu. Yeni bir fırtına gelip onları denize sürükleyebilirdi. Bu yüzden dağın tepesine giden bir yol aramaya başlamışlardı.

Arayışları esnasında da kendilerine kayalığın altında bir baraka yaptılar. Bu yer 3 ay boyunca evleri olacaktı. 100 günlük başarısız aramanın sonunda nihayet yukarı giden bir yol bulabildiler. Tırmanışları 2 gün sürdü. Birkaç sefer dinlenmek için ya da çıkmaz bir yola girdiklerinden dolayı mola vermek zorunda kaldılar. Ayrıca yukarı çıkarken muhtemelen yıllar önce adada yaşayan insanların arkalarında bıraktığı birkaç eski tip bıçak buldular.

Sonunda zirveye vardılar. Buradaki hayat koşulları adanın alt kısımlarının aksine zor değildi. Aslına bakarsanız çocuklar bir sürü meyve ağacıyla dolu bu sessiz cennete bulunmaktan mutlu bile olmuşlardı. Basit araçlar kullanarak ateş yakmaya başardılar. Hatta ateşi elde ettikten sonra sürekli gözetim altında tuttular ve neredeyse 1 sene boyunca yanmasını sağladılar.

Adada hayatta kalmayı başaran bu vahşi çocuklar içecek sularını da bulmayı başardı.

O günden sonra yeşil muzları, yabani fasulyeleri, kuşları, kısacası bulabildikleri tüm yiyecekleri pişirmeye başlamışlardı. Çocuklardan biri içecek temiz su bulma sorununu da çözmeyi başarmıştı.

Çünkü ağaç gövdesinden nasıl su toplanılacağını biliyordu. Bu hedef doğrultusunda 4 gün boyunca yeri kazmaları gerekmiş olsa da sonuç almışlardı. Çocuklar daha sonra palmiye yaprakları ve çalılar kullanarak bir ev yaptılar. Yağmurun söndürmesini engellemek için ateşi içeri taşıdılar. Ancak evin sıcaklığı, sıçanları çekmeye başladı. Hatta bazen barakaya saldırdıkları bile oluyordu. Fakat çocuklar bu sorunu da çözdüler.

Geceleri sıçanlardan korunmak için kendilerine kalın battaniyeler yaptılar. Çocuklar bir süre sonra Ata Adası'ndan kurtulmayı denediler. Bir sal yaptılar ama kıyıdan ayrıldıktan birkaç dakika sonra kayalıklarda parçalandı. İşte o an adayı terk edemeyeceklerini fark ettiler. Fakat günün birinde birinin gelip kendilerini kurtaracağına olan inançlarını kaybetmediler.

Kaybolan çocuklar yaklaşık 15 ay sonra Avustralyalı bir adam tarafından tarafından bulundu.

Zaman geçtikçe adadaki hayatları bir rutine dönüşmüştü. Çocuklar hayatlarını her geçen gün daha da iyileştiriyordu. Bir müddet sonra gruplar halinde çalışmaya karar vermişlerdi.

Birlikte avlanıyorlar, yemek yapıyorlar, evlerini koruyorlar ve ateşi canlı tutuyorlardı. Zamanla fasulye tohumları ektiler, yeni muz ağaçları diktiler ve boş ağaç kovuklarında su depoladılar. Hatta bir zamanlar burada yaşayan insanlara ait tavukları bile buldular. Bu sayede beslenmelerine tavuk yumurtasını da eklemiş oldular. Bazı günler daha zorlu geçiyordu. Bir gece devasa bir ağaç evlerinde birkaç santimetre uzağa devrilmişti.

Fakat en korkunç an bir kuş yakalama görevinde yaşandı. Çocuklardan biri yumurta bulmak için bir uçuruma tırmanmıştı. Daha fazla yuva bulma umuduyla normalde gittiklerinden daha ileri gitmeye karar verdi. Derken kaydı ve uçurumdan aşağı düştü. Arkadaşları kendisini bir bacağı kırık olarak buldular. Onu eve kadar taşıdılar ve hindistan cevizi yapraklarıyla bacağını sardılar.

Kavga etmek çoğu zaman yaptıkları bir şeydi ama hemen barışıyorlardı.

Sakatlanan çocuk yürüyemiyordu. Fakat diğerleri onun işlerini üstlenerek dinlenip iyileşmesine müsaade etmişlerdi. 4 ay sonra çocuk görevine geri dönmüştü. Ama bacağındaki yara izi hala duruyordu.

Ata Adası'nda geçen 6 aydan sonra çocuklar burada bir ömür geçirmişler gibi hissediyorlardı. Ara sıra tartışsalar da hayatta kalmak için birbirlerine ihtiyaçları olduğunu biliyorlardı. Ne zaman bir tartışma çıksa ormana dağılıyorlardı ve biraz yalnız vakit geçiriyorlardı. Sonra de meseleyi olaysız bir şekilde çözerek birlikte çalışmaya devam ediyorlardı. Sıkıldıkları zaman ise şarkı besteliyorlardı ve yaptıkları enstrümanları çalıyorlardı.

Adadayken genellikle mutsuz olsalar da fiziksel sağlıkları hayli iyiydi. Her gün egzersiz yapıyorlardı. Hatta tenis ve boks maçları düzenledikleri bile olmuştu. 4 mevsim geçmesine rağmen günlük rutinleri hiç değişmedi. Ta ki gözcülerinin adalarına yaklaşan bir tekne gördüğü o güne kadar.

Peter Warner çocukları bulur bulmaz yetkilileri arayarak durumu bildirmişti.

Yaklaşan tekne Peter Warner'a aitti. Çocuklar fark edilmek için her şeyi yapmışlardı. Hatta içlerinden biri kıyıya koşarak bağırmaya başlamıştı. Sonra da olabildiğince hızlı şekilde tekneye yüzmüşlerdi.

En çok korktukları şey tekne sahibinin onları görmezden gelerek gitmesiydi. Fakat tekne bekledi ve çocuklar çok geçmeden tekneye ulaşmışlardı. Bu vahşi çocuklardan çekinen kaptan Warner ve mürettebatı merdiveni hemen indirmedi. Ne de olsa çocuklar çıplaktı. Uzun süredir tıraş olmamışlardı ve yüzleri kir içindeydi. Fakat İngilizce konuşabiliyorlardı ve hikayelerini Peter'a anlatabildiler.

Peter çocuklara inandı ve onları güverteye davet etti. Ardından telsizle Tonga yetkililerine haber verdi. Çocuklar ise o gün kurtuldular ve medeniyete geri döndüler. Kazazedelerin bulunduğu tekne memleketleri olan Fafa Adası'na döndüğünde adanın neredeyse tüm sakinleri onları karşılamak için rıhtımda toplanmış bekliyordu.

Eve dönüş yolu kısa sürmüştü, fakat çocuklar çaldıkları tekne yüzünden oracıkta tutuklandı.

Onlardan bir daha haber alamayacağını düşünen yakınları mutluluktan ağlayarak çocuklarını bağırlarına basmıştı. O için herkes çocuklarının geri dönmesini kutlamakla meşguldü.

Fakat çocuklar memleketlerine adım attıkları anda bir şeyler ters gitti. Peter çocuklardan hiçbirinin kendi uğurlarına düzenlenen partiye katılmadığını fark etti. Çok geçmeden de hapse atıldıklarını öğrendi. Çünkü 15 ay önce çaldıkları ve kaza yaptıkları teknenin sahibi davacı olmuştu. Bu yüzden çocuklar mahkum edilmişti. Fakat Peter Warner çocukları bir kez daha kurtardı ve bu hikayeyi Avustralyalı bir televizyon kanalına sattı.

Elde ettiği parayla da tekne sahibinin ödemesini yaptı ve çocuklar serbest bırakıldı. Kısa süre sonra kaptan Warner ulusal bir kahraman haline geldi. Hatta Tonga kralında bir davetiye bile aldı. Kral davete katılan Warner'a ödül olarak ülkesinin sularında avlanma izni verdi. Böylece Peter Warner'ın rüyası gerçek oldu. Babasının şirketinden ayrılarak kendi balıkçılık teknesini satın aldı.