1973 yılının sonbaharında gazeteler bomba bir haberle dolup taşmıştı. Dört çocuklu bir aile babası olan Dougal Robertson'a beş haftalık zorlu mücadelesinde insan yiyen balina sürüsü saldırmıştı. Hep hayalini kurduğu deniz yolculuğu bir anda korku dolu bir kabusa dönüşmüştü.

Dougal Robertson ve ailesi daha önce hiç okyanusa beraber açılmamışlardı.

47 yaşındaki Dougal Robertson macera kitaplarından fırlayan cesur bir kaşif değildi, ancak gençliğinde İngiliz ticaret donanmasında zorlu görevler üstlenmişti.

1971'de 47 yaşında olan Dougal Robertson macera romanlarına konu olan korkusuz bir gezgin değildi. Aslında bundan oldukça uzak bir insandı. Kendisi bir mandıra çiftçisiydi. Ancak gençlik yıllarında denizle iç içeydi. İskoçya'daki özel bir okula gitmişti ve sonrasında İngiliz ticaret donanmasına katılmıştı.

İyi bir denizciydi, güney okyanuslarına yelken açardı. Ama sonra müstakbel eşi Lyn'le tanıştı. Aynı anda her iki tutkusuna da zaman ayıramayacağını anlayınca deniz ve Lyn arasında bir tercih yapmak zorunda kaldı ve Lyn'i seçti. Fakat deniz düşüncelerinden bir an olsun çıkmamıştı.

Dougal ve Lyn, Staffordshire'deki Meadows çiftliğine taşınmıştı. Maalesef çiftlik hiç de karlı bir iş değildi. Dört evlatları vardı ve iyi bir öğrenim görmelerini sağlayamıyorlardı. Öyle ki çocuklarına bir çift yeni ayakkabı alacak paraları bile yoktu.

Lucette adını verdikleri 13 metre uzunluğundaki uskunalarıyla denize açılmışlardı.

Faturalarını ödeyemedikleri o aydan sonra Dougal artık bir sorunları olduğunu kabullenmişti, kısa süre sonra tüm çiftliği satarak 13 metre uzunluğunda bir uskuna satın aldı.

Elektrik borçlarını karşılayamadıkları o aydan sonra Dougal artık bir problemleri olduğunun farkına varmıştı. Dahası işleri yoluna sokacak bir çözümde bulamıyordu. Günün birinde küçük çocuklarından biri ona neden dünyayı gezmediklerini sordu ve bu Dougal'ın aklına aradığı çözümü getirdi.

Safça bir soru olmasına rağmen Dougal Robertson için bu gerekçe kafiydi. Az bir zaman sonra çiftlik satıldı ve aile tüm parasını Lucette için tüketti. Lucette, 13 metre uzunluğunda bir uskunaydı. Tüm paralarını harcadıkları bu uskuna Dougal Robertson'dan 2 yaş daha yaşlıydı.

Dougal haricinde ailedeki kimsenin denizcilik geçmişi yoktu. Büyük oğlu Douglas'ın hatırladığına göre 27 Ocak 1971'de yelken açmadan önce Falmouth'un sakin sularında bir deneme bile yapmamışlardı. Yapsalardı çok yerinde bir hamle olurdu.

Uskuna çok sallanan bir yapıdaydı, dalgalı denizlerde kullanmak hiç kolay değildi.

Yolculukları sırasında karşılarına çıkan ilk şey şiddetli bir fırtına olmuştu, fırtına o kadar güçlüydü ki bütün deniz köpükten beyaza dönmüştü.

Dougal eski çiftliklerindeki sefaletten yakalarını kurtarmak için can atıyordu. Seyahatleri esnasında karşılaştıkları ilk şey maceralarını neredeyse sonlandıracak olan bir fırtınaydı. Fırtına o kadar kuvvetliydi ki tüm deniz köpükten bembeyaz olmuştu.

Dalgalar 12 metre yüksekliğe ulaşıyordu ve rüzgar saatte 100 kilometre hızla esiyordu. Çok daha iyi gemilerde seyahat eden çok daha deneyimli denizciler bile bu koşullarda su üstünde kalmakta zorlanabilirlerdi. Ancak mucizevi bir şekilde Robertsonlar kurtuldular.

18 yaşındaki Douglas bu seyahatteki güç gerektiren işleri yapıyordu. Koca bir ekibin yaptığı her şeyi tek başına yapabiliyordu. Babasıyla olan ilişkileri yolculuk başladı başlayalı bir kaptan ve mürettebat ilişkisine dönmüştü. Hatta Dougal bazen oğluna karşı çok sert davranıyordu.

Firtinaya yakalanan bir gemi yeteri kadar sağlam ve büyük değilse kolaylıkla batabilirdi.

Robertson ailesi Atlantik Okyanusu'nu geçmeyi başarmıştı ve Jamaika'ya doğru yol alıyordu, derken ani bir rüzgar yelkeni döndürerek Dougal'ın başına çarptı.

Atlantik Okyanusu'nu aşmışlardı ve Jamaika'ya doğru yelken açmışlardı. Derken ani bir rüzgar yelkeni çevirdi ve Dougal'ın kafasına vurdu. Neredeyse güverteden aşağı uçuyordu. Fakat Douglas daha hızlı davranmıştı, babasını ayağından yakaladı ve güverteye çekti.

Douglas'ın hayatını kurtarmasının ardından Dougal oğluna karşı bir daha eskiden olduğu gibi sert davranmadı. Atlantik Okyanusu'nu ufak bir uskunayla geçmek şüphesiz tecrübe istiyordu. Fakat hiçbir tecrübe onları balinaların saldırısına karşı hazırlayamazdı.

Zira bu balinalar gemilere hemen hemen hiç saldırmazdı. Katil balinaların intikam ya da kana susadıklarından dolayı insan avladığı hikayeleri efsaneden başka bir şey değildir. Hatta isimleri bile aslında yanlıştır. Zira onlar balina değil aksine Yunus'tur. Hem de türlerinin en büyükleridir.

İnsan yiyen balina olarak bilinen orkalar bilinenin aksine insana pek saldırmazlar.

Dougal katil balinalarla karşılaştıklarında diri diri yenileceklerini düşünmüştü, zira gençlik dönemlerinde bu tarz hikayeleri birçok denizciden işitmişti.

Orkalar rakipsiz deniz avcılarıdır. Sürüler halinde avlanırlar ve 40 Orka'dan daha kalabalık olabilirler. Üstelik her biri 11 ton ağırlığında ve 10 metre uzunluğundadır. Öyle ki Orkaların böyle verimli bir yöntemle sık sık dev balinaları avladıkları görülebiliyordu.

2017 yılının Mayıs ayında Orkaların bir mavi balinaya stratejik saldırı düzenledikleri kaydedilmişti. Öyle ki mavi balinalar gezegendeki en büyük deniz canlılarıdır. İsimleri aslında balina katilleriydi, fakat bazı denizcilerin uydurma hikayeleri yüzünden insan yedikleri de düşünülüyordu.

Dougal Robertson'da tüm bunları bildiğinden Orkalarla karşılaştıklarında diri diri yenileceklerini düşünmüştü. Ancak olaylar tam olarak böyle gelişmedi.

Firtinada batan bir gemi saniyeler içinde denizin dibini boylayacaktır, öyle ki deniz dalgalıysa gemiyi parçalayacaktır.

Katil balinalar Robertson ailesinin uskunasına sadece iki defa saldırmıştı, uskunanın yenilebilir bir şey olmadığını fark ettiklerinde saldırmayı bırakmışlardı.

Lucett'in ebatları ve sürati balinalarınkiyle hemen hemen aynıydı ve bu Orkaların gemiye saldırma nedenlerinden biri olabilirdi. Orkaların saldırıyı sürdürmemiş olması da bu görüşü desteklemektedir. Lucette'in yenebilecek bir şey olmadığını anladıkları anda oradan ayrılmışlardı.

Sadece iki kere saldırmışlardı, ancak ne yazık ki bu uskunaya batırmaya yetmişti. Alabora olduklarında en yakın kara olan Galapagos Adaları'ndan 322 kilometre uzaktalardı. Lucette dakikalar içinde denizin dibini boylamıştı. Robertson ailesi uskunadan ayrılacak zamanı bile bulamamıştı.

Lucette'ki cankurtaran botuna binebilen Lyn hala gecelikleri içindeydi. Sadece küçük bir filikaları, 10 günlük suları, biraz soğan, portakal ve şekerlemeleri kalmıştı. Karadan epey uzaktaydılar. Yani kimse onları kurtarmaya gelmeyecekti. Dougal artık aklındakileri ailesiyle paylaşmalıydı, çünkü muhtemelen kurtulamayacaklardı.

Doldrum, Ekvator yakınlarında bulunan sakin deniz alanlarına verilen bir isimdir.

Douglas babasından Ekvator yakınlarındaki bazı bölgelerde doldrum adında alanlar olduğunu öğrenmişti, bu alanlar uzaktı ancak denizi oldukça sakindi.

En iyi fikirler genelde en zor anlarda ortaya çıkarlar. Douglas babasından Ekvator etrafında sığınabilecekleri doldrum isminde bir takım bölgeler olduğunu duymuştu. Bu bölgeler yağmurluydu ancak denizi bir hayli durgundu ve oraya ulaşmak tek çareleriydi.

Bir yelken yaptılar, Edna adındaki filikalarına taktılar ve hareket etmelerini kolaylaştıran doğal bir gereçleri oldu. Birkaç gün sonra ellerini kullanarak deri sırtlı deniz kaplumbağalarını tutmasını öğrendiler. Ancak bu deniz kaplumbağaları keskin pençeleriyle tanınıyordu.

Sağlam bir mücadele vermeden pes etmiyorlardı. Mücadele sonunda aldıkları yaraların tuzlu okyanus suyuyla birleşmesi de işleri kötüleştirmişti. İşin iyi tarafıysa Lyn'in bir hemşire olmasıydı.

Kaplumbaga avi birçok ülkede yasak olmasına rağmen kaçak olarak sürdürülmeye devam ediyor.

Yakaladıkları kaplumbağaların yenilebilir olduklarını biliyorlardı, böylece Robertsonlar kaplumbağaların etlerini yiyerek kanlarını da içmeye başladı.

Kaplumbağaların pek çok sorunlarına çözüm olacaklarının farkındaydılar. Böylece tüm Robertson ailesi kaplumbağa kanı içmeyi öğrendi. Ancak söylediklerine göre buna katlanmak neredeyse imkansızdı. Fakat hayatta kalmalarını sağladığı sürece yapmaları gerekeni yapacaklardı.

Sahip oldukları tek ilaç kaplumbağa yağıydı ve bu pek çok deniz hastalığında işe yarıyordu. Çırpınışlarının yedinci gününde bir gemi gördüler ve işaret fişeklerinden birini kullandılar. Ama kimse onları görmedi. Ne yazık ki gemideki hiç kimse tarafından fark edilmemişlerdi.

Üç gün sonra bir sonraki sabaha uyanmak istiyorlarsa artık hayatları için savaşmaları gerektiğinin farkındalardı. Şişme yaşam botunda bir delik açılmıştı. Sebebi büyük ihtimalle kaplumbağalardı. Douglas botu tekrar şişirmek için elinden geleni yapıyordu ama işe yaramıyordu.

Dougal Robertson tüm ailesiyle birlikte kurtuldukları filikada gazetecilere poz veriyor.

Delinen botlarını tamir etmenin bir yolu yoktu bu yüzden hep beraber 3 metrelik filikalarına geçmek zorunda kaldılar, ama filikaları da bellerine kadar suyla dolmuştu.

Botu onarmanın bir yolu yoktu. Hep birlikte 3 metrelik filikaya geçmek mecburiyetinde kaldılar. Ama Douglas'ın planı işe yaradı. Pasifikteki doldrum bölgelerinde yeteri kadar su biriktirdiler. Ne yazık ki filika dengesizdi. İçinde bulunan beş kişi sürekli bellerine kadar sudaydı, sadece altıncı kişi kuru bir yere oturabiliyordu.

Kuru noktada nöbetleşmeye oturmaya başladılar ve Lyn genellikle kendi sırasını savıp yerine çocuklarına veriyordu. Yağmur bir nimetti ama diğer yandan biriken suyu dışarı atmayı bir sorun haline getiriyordu. Böyle zamanlarda iyi bir gece uykusu çekmelerine imkanları yoktu.

Filikada biriken kaplumbağa kanı suyla karışıyordu ve bu karışım dışarıya döküldüğünde köpek balıklarını çekiyordu. Robertsonlar için gerçek bir tehdit olmaktan çok göz korkutmak için geliyorlardı. Yine de aileye güçlü olmaları gerektiğini hatırlıyorlardı.

Köpek balığı avı oldukça tehlikelidir, zira köpek balıkları kolay ölen canlılar değildir.

23. günde kaplumbağa kanına gelen köpek balıklarından birini yakalamayı başarmışlardı, açlıktan köpek balığının midesindeki balıkları bile yemişlerdi.

Köpek balıklarından bir tanesini yakalayıp yemeyi bile başarmışlardı. Douglas köpek balığının midesinde başka balıklarında olduğunu ve bunların köpek balığından çok daha lezzetli olduğunu söylemişti. Yirmi üçüncü günde öfkeli bir kaplumbağa bu mücadelenin az daha sonunu getiriyordu.

Robertsonların sakladığı içilebilir su şişelerini kesici pençeleriyle delmişti. Bu ölümcül olabilirdi, çünkü filikanın içinde ne kadar yağmur suyu birikmiş olursa olsun bu su kaplumbağa kanı ve diğer yemek artıklarıyla karışmış haldeydi.

Lyn bu suyun kesinlikle zehirli olacağını biliyordu ve içmelerini yasaklamıştı. Bunun yerine nahoş ama zekice bir fikir buldu. Bu suyla yapılacak lavman sayesinde kimse susuz kalmayacaktı. Bu tamamen güvenli bir yöntemdi ve toksik maddelerin kana karışmasını engellemişti.

Robertson ailesi 38. günün sonunda bir balıkçı teknesi tarafından bulundu.

Uskunanın batışının 38. gününde Toamaru II adlı küçük bir Japon balıkçı teknesi Robertsonların filikasını fark etti ve susuzluktan ölmek üzere olan tüm aileyi kurtardı.

Lucette'in batışının 38. gününde Toamaru II isimli ufak bir Japon balıkçı teknesi Robertson ailesinin filikasını gördü. Botta canlı birini göreceklerini düşünmüyorlardı. Ancak Robertsonlar hayatta kalmayı başarmıştı.

Susuzluktan dolayı dilleri şişmişti ve zar zor konuşabiliyorlardı. Zayıflamış ve tükenmiş durumda olsalar da sonunda kurtulmuşlardı. Tüm bu olayların ardından Dougal Robertson bu hatıralarını bir kitapta toplamaya karar verdi ve kitap çıkar çıkmaz çok satanlar listesine girmeyi başardı.

Aradan fazla zaman geçmeden eşine yeni bir çiftlik satın aldı. Ancak bir süre sonra eşiyle hayatlarını ayırmaya karar verdiler. O günden sonra Dougal tekrar bir gemi alarak Akdeniz'e yelken açtı.