Milattan önce 6. yüzyılda hüküm süren Lidya Kralı Karun sahibi olduğu hazinelerle efsaneleşmişti. Yaşadığı dönemde hazinelerini koruyabilmek için onları lanetlediğini söylüyordu. Aradan geçen senelere rağmen bu rivayet günümüze kadar taşındı. Bunun nedeni Lidya Kralı Karun'un lanetlediğini söylediği hazinelerine dokunanların başlarına kötü şeyler gelmesiydi.

Lidya Kralı Karun'un hazineleri 1965 yılında define arayan birkaç kişi tarafından bulundu.

Lidya Kralı Karun'un hazinesi 1965'de Güre'de yaşayan birkaç kişi tarafından antik bir höyükten çıkarıldı.

Yüzyıllar boyunca Kral Karun'un hazinesi toprak altında kaldı, ama hiçbir zaman unutulmadı. 1965 yılında Türk kasabası Güre'de yaşayan birkaç defineci, Lidyalı bir prensesinin antik höyüğünü buldu. Defineciler bu höyüğü kazdıklarında altın ve mücevherleri görerek heyecanlandılar.

Buldukları Kral Karun'un prensesle birlikte gömülen meşhur hazinesiydi. Defineciler tüm hazineyi tek bir defada çıkaramadılar. Keşfin hemen ardından mezarda buldukları tüm mücevherleri aldılar. 1966'da 150 sanat eserini alarak hazinenin geri kalanını soydular. Bunlar çoğunlukla gümüş çanaklar ve altın mücevherlerdi. Ama höyüğün içindekiler bu kadarlarla sınırlı değildi.

Defineciler 1968'de aynı höyüğe tekrar döndüler. Ancak duvar resimlerinden başka bir şey kalmamıştı. Buldukları eskimiş sanat eserlerinin arasında kanatlı denizatı şeklinde eşsiz bir altın broşta vardı. Bahse girerim defineciler, böyle bir servete rastladıkları için fazlasıyla şanslı olduklarını düşünüyorlardı.

Defineciler Kral Karun'un hazinelerini yasa dışı şekillerde kaçakçılara sattılar.

Eserleri yasa dışı şekilde kaçakçılara satan kişiler, bir dizi korkunç talihsizlik yaşayarak acılar içinde öldü.

Sanat eserlerini yasa dışı bir şekilde kaçakçılara sattılar ve mutlu, zengin bir hayat sürmeye hazırlandılar. Ne var ki defineciler hazinelerin ve özellikle de broşun üzerine 2500 sene evvel konan efsanevi lanetin yalnızca hurafeden ibaret olmadığını çok çabuk anladılar. Hazinenin paylaştırılma şeklinden hoşnut olmayan bir defineci, suç ortaklarını ele vermek için polise ihbarda bulundu.

İhbarın ardından defineciler polis tarafından yakalandılar. Araştırdıktan sonra polis, İzmir'de yaşadığı anlaşılan tarihi eser kaçakçısını da buldu. Ancak hırsız sanat eserlerini çoktan denizaşırı alıcılara satmıştı. Lakin tutuklanmak definecilerin işledikleri suçtan dolayı katlanmak zorunda oldukları tek misilleme değildi. Definecilerden biri 3 çocuğunu farklı trafik kazasında kaybetti.

Ardından adamın kendisi felç oldu ve kısa zaman sonra öldü. Başka bir servet avcısı kötü bir boşanma yaşadı ve tek oğlunu kaybetti. Bir diğer defineci delirdi, insanlara durmadan değerli bir yerde gömülü olan 40 varil altını olduğunu anlatıyordu. Kaçakçıya gelince, onun hayatı da fazla mutluluğu kaldıramadı. Bir dizi korkunç talihsizlikler yaşadı ve acılar içinde ölüp gitti. Fakat bu hikayenin sonu değildi.

Kral Karun'un hazinesi, 2006 yılında New York'da bir müzede bulunarak ülkemize geri getirildi.

2006'da Türkiye'ye geri getirilen eserler, müzenin müdürü tarafından sahteleriyle değiştirilerek satıldı.

1970'li yıllarda Kral Karun'un hazinesinin 200'den fazla parçasının New York Metropolitan Sanat Müzesi tarafından, 1968 yılında satın alındığı tespit edildi. Türk yetkililer hazineyi geri almak için 1987'de Metropolitan Müzesi'nin sanat eserlerinin hak sahibi olmasından 3 gün önce yasal bir süreç başlattı.

En nihayetinde Türkiye'ye 30 milyon dolara mal olduğu tahmin edilen 6 senelik bir hukuk mücadelesinin ardından, müze yetkilileri sanat eserlerini aldıklarında çalıntı olduklarını bildiklerini itiraf etti. İşte bu nedenle federal mahkeme hazinenin Türkiye'ye iade edilmesi gerektiği sonucuna vardı. Kulağa mutlu son gibi geliyor öyle değil mi? Ama maalesef değildi! Sanat eserleri Türkiye'ye geri iade edildikten 13 sene sonra Türkiye'nin Uşak müzesinde teşhir edilen meşhur denizatı broşunun taklit olduğu anlaşıldı.

Soruşturma esnasında müzenin müdürü borçlarını ödemek için asıl broşu benzer tarihi eserlerle beraber sattığını kabul etmek zorunda kaldı ve 13 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Müze müdürü yaşadığı talihsizlikten dolayı kendisini suçlamıyordu. Fakat çöküşünün nedeninin Kral Karun'un broşu olduğundan emindi.

67.5 karatlık Kara Orlov Elması, hazinenin en değerli parçalarından biridir.

67.5 karatlık Kara Orlov Elması, Lidya Kralı Karun'un sahip olduğu en tehlikeli mücevherlerinden biriydi.

Tahmin edebileceğiniz gibi Kral Karun'un, sahiplerini mahvetmesiyle bilinen tek mücevheri bu değildi. 67.5 karatlık Kara Orlov Elması'da bu parçalardan biriydi. Öyle ki eldiven takmadan ona dokunmamalıydınız. Hatta eldivenle dahi dokunmamalısınız. Bir dizi trajik talihsizlik yaşamaktansa elmasa dokunmamak en iyisidir.

Öyle ki Kara Orlov göz alıcı olduğu kadar tehlikeliydi. Elmas genellikle Brahma'nın gözünün elması olarak adlandırıldı ve bununda iyi bir nedeni vardı. Kanıtlanmamış olsa da denilen o ki Kara Orlov Elması, Hindistan Chennai'deki Hindu Brahma'nın Gözü'nden çalınmıştı. Kulağa mistik geliyor ama elmasa sahip olan onlarca kişi hayatlarını trajik şekillerde kaybetmişti.

1940'larda mücevherci Charles F. Winston, elması satın aldı ve laneti bozmak için onu üç parçaya ayırdı. Bunun üstüne şaşırtıcı bir şekilde esrarengiz ölümler zinciri son buldu.

105 karatlık Koh-i Noor Elması hazinenin bir başka kötü şöhretli taşıdır.

Hazinenin bir başka parçası olan Koh-i Noor Elması ise taşı takan tüm hükümdarları tahtlarından etmişti.

105 karatlık Koh-i Noor Elması'nın anlamı ışık dağıdır. Bazılı yazılı kaynaklara göre kesilmemiş olduğu ilk halindeyken bu taş tam 739 karat geliyormuş. Efsaneye göre taş 14. yüzyılda yasal sahiplerinden çalınmış. O zamandan beri farklı ülkelerin hükümdarları taşı ele geçirmek için savaşmışlar ve taş defalarca el değiştirmiş.

Ancak elması takan tüm hükümdarlar tahtlarını kaybetmiş. Bunun nedeninin elmasın taşıdığı lanet olduğuna inanılıyor. Dediklerine göre elmasın sahibi olan dünyanın da sahibi olur ama tüm dünyanın talihsizliklerini de öğrenir. Sadece kadınlar onu bir bedel ödemeden takabilirler.

Tarihi kayıtlara göre İngilizler elması 1849'da aldıktan ve Kraliçe Victoria onu 1850'de taktıktan sonra sadece kraliyet kadınları elması takmaya başladılar. Günümüzde kötü şöhretli mücevheri Londra Kulesi'ndeki Jewel House'da bir İngiliz kraliyet tacını süslerken görebilirsiniz.

Mor Delhi Safiri, Jaipur'daki bir mabetten çalınan ve lanetli olduğu söylenen bir başka taştır.

Jaipur'daki bir tapınaktan çalınan kötü şöhretli Mor Delhi Safiri'de birçok kişinin hayatını mahvetmişti.

Bir başka kötü şöhretli taş olan Mor Delhi Safiri aslında sahtedir. Gerçek şu ki adına rağmen hakiki bir safir değildir. O bir ametisttir, yani mor tonlara sahip bir çeşit kuvarstır. Dediklerine göre bir İngiliz asker taşı Hindistan Jaipur'daki bir tapınaktan çalmış.

Bu doğruda olsa yanlışta olsa albay W. Ferris, safiri İngiltere'ye getirmiş ve o taşın sahibi olduğu dönem boyunca ailesi sayısız musibetle ve mali sıkıntılarla uğraşmış. Şanssızlıktan bezip korkarak 1890'da taşı yazar ve bilim insanı olan Edward Heron Allen'e vermiş. Ancak yazarında fark ettiğine göre Mor Delhi Safiri evine girdi gireli talihi kötü gitmeye başlamış. Taşı arkadaşlarından birine vermeye karar vermiş, talihi birden ters dönen arkadaşı ametisti Heron Allen'a iade etmiş.

Yazar bu süre zarfında taşın lanetli olduğundan çoktan emin olmuş. İyi şans getirmesi için taşın etrafını efsunlarla çevirip yedi kutunun içine koymuş. Adam 1943 yılında öldükten sonra kızı ametist taşını Londra'daki bir tarih müzesine vermiş. Bununla birlikte müze müdürünü Mor Delhi Safiri'ne çıplak elle dokunulmaması konusunda uyarmayı ihmal etmemiş.

563 karatlık Hindistan Yıldızı, Lidya Kralı Karun'un hazineleri arasındaki en değerli parçalardan biridir.

563 karatlık Hindistan Yıldızı'da Sri Lanka'da bulunduğundan bu yana bir takım tuhaflıklar yaşatıyordu.

Hindistan Yıldızı dünyadaki bilinen en büyük mavi safirdir. Söylediklerine göre 300 yıl kadar önce bu 563 karatlık taşın Sri Lanka'da çıkarılması sırasında bazı esrarengiz durumlar yaşanmış. İnsanlar safirin koruyucusu olduğunu düşündükleri lanet ve musibetlerden bahsediyormuş. Ancak taş 29 Ekim 1964'de kadar dünyaca bilinmiyordu.

Üç mücevher hırsızı New York'daki Amerikan Doğal Tarih Müzesi'ne gizlice girip 400 bin dolardan değerdeki mücevherlerle kaçtılar. Ki bugünün parasıyla yaklaşık 3 milyon dolar etmektedir. Çaldıkları o mücevherlerin içinde Hindistan Yıldızı'da vardı. Fakat merak uyandıran yanı hırsızların nasıl olup da tüm müzede en çok korunan şey olan mücevherleri çaldıklarıydı.

Vitrin alarmlarının pilleri haftalar önce bitmişti. Ayrıca salondaki camlar içeriyi havalandırmak için açıktı. Son olarak oda da görevlendirilen güvenlik görevlisi hiçbir yerde bulunamadı. Üstelik taşlar sigortalanmamıştı bile. Mucizevi bir şekilde hırsızlar birkaç gün sonra yakalandı ve çalınan taşların çoğu kurtarıldı. Hindistan Yıldızı'na gelince diğer taşlarla birlikte Miami'de bir otobüs istasyonundaki emanet dolabında bulundu.