Geçtiğimiz hafta boyunca uçaklarla ilgili hikayeler okuyup durdum. Bilhassa yolcu, yük, bagaj ve kargo kapasitesi aşıldığında uçak için oluşabilecek tehlikeleri araştırdım. Yolcu kapasitesi en yüksek uçakta bile yeterince güvende hissedemeyeceğim kadar okudum. En ürkütücü hikayeyi de sizin için sakladım!

1972 yılında havalanan bir DC 10, Vuitton şehri üzerinden bulut tabakalarının arasından geçerek ilk seferine çıktı.

12 Haziran 1972'de havalanan bir DC 10, Vuitton şehri üzerinden ince bir bulut tabakasını yarıp geçti.

Olay 12 Haziran 1972 tarihinde meydana geldi. Amerikan Hava Yolları'na ait bir DC 10, Kanada'nın Ontario eyaletinde bir sanayi şehri olan Vuitton üzerinde ince bir bulut tabakasını yarıp geçmişti.

96 numaralı uçuş Los Angeles uluslararası havaalanından kalkıp Detroit ve Buffalo üzerinden New York'daki Language havaalanına düzenli seferini yapıyordu. Bu büyük uçak sabah saat 07:20'de pistten kalktı. Birkaç dakika sonra kokpit ekibi rahatlamıştı. Çünkü kalkış sorunsuz geçmişti.

Trajik uçuştan önceki sabah uçağın kaptanı Bryce Mccormick uçuşun ilk ayağını çoktan yapmıştı. Bu yüzden ikinci kaptan Pitter Paige Whitney, Detroit'den sonrasındaki uçuşun pilotluğunu yapıyordu. Kaptan Mccormick 24 bin saatten fazla uçmuş bir gazi hava subayıydı. Yardımcı pilotta 8 bin saat uçmuş deneyimli bir havacıydı.

Yolcu kapasitesi 206 olan uçakta toplam 301 kişi, 11 çalışan ve 2'de kaptan vardı.

Yolcu kapasitesi 206 olmasına rağmen uçakta toplam 301 kişi, 11 mürettebat ve 2 kaptan bulunuyordu.

Yolcu kapasitesi 206 olmasına rağmen uçakta 301 yolcu ve 11 mürettebat vardı. Tüm kontrol paneli değerleri normaldi. Bu yüzden Whitney otopilota geçti. Endişelenecek bir şey yoktu. Radar Detroit ile Buffalo arasında kötü hava olmadığını onayladı.

Kısa süre sonra mürettebat sigara içilmez ve emniyet kemerlerinizi bağlayın uyarılarını kapattı. Yolcular tuvalete gitmek ya da ön salonda sohbet etmek için ayağa kalktılar. 96 numaralı uçuşun kabin şefi Cydya Smith uyarı işaretlerinin söndüğünü görür görmez koltuğunu terk etti ve kahve yapmak için mutfağa gitti.

İşte tam o anda olanlar oldu. Güçlü bir patlama sonucu aniden kendini yerde buldu. Korkudan şok geçiren kadın mutfak kapılarının patlayıp açıldığını, yolcuların kafalarına büyük tavan panellerinin düştüğünü ve kabinin bir anda yoğun beyaz bir dumanla dolduğunu gördü.

Uçağın kargo kapağı kalkıştan 5 dakika sonra patlayarak fırladı ve uçakta kocaman bir delik açıldı.

Aşırı yük yüzünden zorlanan uçağın kargo kapağı kalkıştan dakikalar sonra patladı ve uçakta delik açıldı.

Smith patlama nedeniyle sağır olduğunu düşündü. Çünkü panik yüzünden atılan çığlıkları ve kargaşayı duyamamıştı. Pilotlar kokpitte şiddetle geriye doğru sarsıldılar. Kaptan Mccormick bir anlığına uçağının bir başka uçakla çarpıştığını düşündü.

Kokpit hızla insanları adeta kör edip nefes almalarını engelleyen koyu gri renkte bir tozla doluyordu. Fakat kaptan yanılmıştı. Felaketin ardındaki asıl sebep çok farklıydı. Yolcu kapasitesinin fazla gelmesinden dolayı kargo kapağı kalkıştan 5 dakikada sonra patlayıp uçmuş ve uçakta koca bir delik açmıştı.

Ama en kötüsü bu değildi. Kaza gerçekleştiğinde oluşan basınçlı hava yolcu kabininde bulunan zeminin büyük bir bölümünü yırtıp atmıştı ve hepsi bu değildi. Delik uçağın gövdesinin sağ tarafındaydı. Yani boşluğun yanında oturan yolcular binlerce metre aşağıdaki yeri görebiliyordu.

Basınçtan dolayı uçağın kokpiti yoğun bir sis bulutuyla kaplanmıştı, üstelik oksijen maskeleri de çıkmıyordu.

Basınç kaybı nedeniyle uçağın içi sis tabakasıyla dolmuştu, fakat oksijen maskeleri bir türlü çıkmıyordu.

Kabinde kasırga gücünde bir rüzgar hışımla esiyordu. Kabin ekibinden biri olan Beatrice Copeland üstüne düşen bir kapının altında bayılmıştı. Bir başka uçuş görevlisi neredeyse uçaktan dışarı fırlıyordu ama hızlı tepki vermesi sayesinde bundan kurtulmayı başarmıştı.

Uçağın zemini ayaklarının altında kaydığında hemen arkasında tuvalet kapısı olduğunu fark etti. Kadın içeri girmeyi ve ağır metal kapıyı kilitlemeyi başardı. Uçak sağa doğru sarsılıp birkaç bin metre irtifa kaybettiğinde yolcular çığlık atıyordu. Kabin ekibi kabinin içinde tuhaf bir sis tabakasının olduğunu gördü ve bunun basınç kaybı sonucu oluştuğunu anladı.

Daha korkunç olansa oksijen maskelerinin ortaya çıkmayacağını anlamalarıydı. Sorun uçağın henüz 4.200 metre yüksekliğe ulaşmaması sebebiyle maskelerin düşmeyecek olmasıydı. Bu yüzden uçuş görevlilerinden biri etrafta sallanıp duran bir şişe oksijen tüpünü aldı ve bunu yolculara vermeye başladı.

Pilotların uçanın zemininde oluşan delikten bilgileri yoktu, onlar uçağın kontrolünü tekrar sağlamak için çaba sarfediyordu.

Pilotların zemininde açılan boşluktan haberleri yoktu, uçağı yeniden kontrol etmek için uğraşıyorlardı.

Pilotların hala kabinin zemininde açılan boşluktan haberi yoktu. Görüş mesafesi biraz daha iyileşir iyileşmez, kaptanın uçağın kontrolünü tekrar ele alması için sadece birkaç saniyesi vardı. En büyük sorun DC 10'un kendine has bir özelliğinin olmasıydı.

Hidrolik sistemin devre dışı kalması durumunda manuel çalışmasına izin veren bir yedekleme sistemi yoktu. Ciddi hasar almış uçaktakiler o anda pilotlarının Bryce Mccormick olması dolayısıyla ne kadar şanslı olduklarını bilmiyorlardı. Pilot DC 10'un bazı özelliklerini merak ettiği için uçuş simülatöründe saatler geçirmişti.

Hidrolik sistemi arızalandığında bir uçağın nasıl kurtarılacağını defalarca test etmişti. Sonuç olarak uçağı döndürmek ve hatta burnunu yukarı ve aşağı hareket ettirmek için motoru nasıl ustalıkla kullanabileceğini öğrenmişti. Hali hazırda bir ve üç numaralı kanat motorları komutlarına yanıt verirken kaptan ikinci motordaki kontrolleri hareket ettiremediğini keşfetti.

Uçağın dönmediğini fark eden kaptan Mccormick zorunlu olarak en yakın piste inmesi gerektiğini biliyordu.

Uçağı 15 dereceden fazla döndüremediğini fark eden kaptan Mccormick acilen bir yere inmek zorundaydı.

Motorun gücünün geri dönmesiyle kaptan nasıl bir eylem planı uygulayacağını belirlemek için çok değerli dakikalar kazanmıştı. Uçağı her iki yönde de 15 dereceden fazla döndüremediğini keşfetti. Bundan daha fazla bir açıda motorlar boşa dönecekti.

Bu yüzden motorun birindeki kuvveti arttırmaya ve diğerini azaltmaya karar verdi. Bu sayede uçağı çevirip Detroit'e geri dönecekti. Mccormick hasarlı uçağının iniş önceliğine ihtiyacı olacağını anlamıştı ve Detroit havaalanının kontrol kulesiyle temasa geçti.

"Kuleye Amerikan Hava Yolları 96 numaralı uçuş, acil durumumuz var" dedi. Ayrıca kontrolörü iniş yönünü kontrol edemediği için çok yavaş ve dikkatli bir şekilde inecekleri konusunda uyardı. O anda Mccormick'in önündeki en büyük sorun uçağı yavaşlatmaktı.

300 kilometre süratle irtifa kaybeden uçak hızla yere yaklaşıyordu, uçak sanki inmiyor düşüyor gibiydi.

Saatte 300 kilometre hızla alçalan uçak süratle irtifa kaybediyordu, tabiri caizse uçak inmiyor düşüyordu.

İniş pistine saatte 300 kilometre hızla yaklaşan uçağın inişe devam edebilme şansı çok fazla değildi. 96 numaralı uçuş kontrol kulesinin radarına Detroit'ten ayrıldıktan 20 dakika sonra geri dönmüştü. İkinci kaptan Whitney iniş açısını takip ediyor, rakamları söylüyor ve sesi her geçen saniye korkuyla doluyordu.

Uçak çok hızlı uçuyordu ve açık çok dikti. İlk başta dakikada 91 metre irtifa kaybediyorlardı. Ancak hız azalırken irtifa kaybı daha da yükseliyordu. Dakikada 152 metre, dakikada 213 metre ve sonunda dakikada 460 metre. Uçak artık irtifa kaybetmiyor resmen düşüyordu.

Mccormick'in uçağı ve değerli kargosunu kurtarmak için yapabileceği tek şey uçağı hızlandırmaktı. Bunu yapar yapmaz irtifa kaybı dakikada 2044 metreye düşmüş, ancak hızı saatte 300 kilometreye yükselmişti. Uçak yere değdiğinde hala inanılmaz bir hızda hareket etmekteydi.

Uçak piste indiğinde akıl almaz bir süratte ilerliyordu, neredeyse ana terminal binasına çarpacaktı.

Uçağın tekerleri piste değdiğinde yüksek bir hızda ilerliyordu, ana terminal binasına çarpmak üzereydi.

En kötüsü uçağın ana terminal binasına doğru gitmesiydi. Hızlıca bir şeyler yapılmalıydı. Aksi takdirde çarpışma kaçınılmazdı. Mucizevi bir şekilde ikinci kaptan Whitney iki tekerlek piste, diğer ikisi pist dışında olacak şekilde uçağı geri döndürmeyi başardı.

Sonunda uçak pistin bitimine 270 metre kala durdu ve kaptan motorları kapatma emri verdi. Kabin görevlisi acil durum çıkışlarının yardımıyla yolcuların tahliyesini sağladı. 56 yolcunun hepsinin uçaktan tahliyesi sadece 30 saniye sürdü.

Kaptan Mccormick ve ikinci kaptan Whitney uçaktan en son ayrılanlardı. Uçaktaki 301 kişinin ve 11 mürettebatın tümü hayattaydı. Sadece dokuzu yolcu ikisi mürettebat on bir kişi hafif yaralanmıştı. Patlama anından mucizevi inişe kadar olayın tamamı sadece 30 dakika sürmüştü.

Uçak durduğunda böylesine ürkütücü neticelenen patlamanın bir tasarım hatası olduğu anlaşıldı.

Uçak durduğunda böylesine dramatik sonuçlara yol açan şeyin bir tasarım hatası olduğu ortaya çıktı.

Yolcularla ilgilendikten sonra mürettebat uçağın neredeyse düşmesine sebep olacak deliğe bakmaya gittiler. Büyük kargo kapağı sanki kocaman bir konserve açacağıyla yerinden çıkarılmıştı. Böyle bir şeyin havada 3600 metre yüksekte nasıl ve neden olduğunu kimse anlayamadı.

Ancak aynı gün kayıp kargo kapağı Vuitton yakınlarında bir mısır tarlasında bulundu ve araştırmacılar şoke edici bir sonuca vardılar. Uçak havalanırken kapağın kapatılmış olduğu ortaya çıktı. Fakat emniyete alınmamıştı.

Doğal olarak uçak yükselirken içindeki hava basıncı yolcu fazlasından dolayı artmış ve kargo kapağını patlatmıştı. Eğer zeminde basınç tahliye olukları olsaydı bu meydana gelmezdi. Oluklar havanın geçip gitmesine izin verir ve zeminde parçalanmazdı. Bu böylesine dramatik sonuçlara yol açan şey bir tasarım hatasıydı.